EBRU SANATI

 

Suda erimeyen boyaların yoğunlaştırılmış su üzerine serpilerek nakışlı kağıt elde etme sanatına ebru denir. Ebru en eski Türk kağıt süsleme sanatlarındandır.

 

Çağatayca’da damarlı, dalgalı anlamına gelen “ebre” kelimesi bu sanatın bilinen ilk ismidir. Bu sanata Farsça bulut gibi, bulutumsu anlamına gelen “ebri” denilirken zamanla bu isim”ebru” olarak değişmiştir. Ebru kelimesinin Farsça bir diğer anlamı da “kaş” tır. Ab-ı Ru (su yüzü), Nakş-ı Berat (su nakışı) gibi adlarla da anılmıştır.

 

Kağıt üzerinde mermer dokusuna benzeyen damarlar görüldüğü için Avrupalılar “marbling paper” (mermer kağıdı) ya da “Turkish marbling paper” demeyi tercih etmişler, Arap aleminde ise varaku’l-mücezza (damarlı kağıt) olarak tanınmıştır.

 

Ebru, ciltçilikte yan kağıdı olarak, hat yazı levhalarının etrafına dış ve iç pervaz olarak, hat yazılarında zemin kağıdı olarak ve ferman kutularını kaplamada kullanılmasının yanı sıra devlet belgelerinde ve resmi yazışmalarda belgelerdeki tahrifatı önlemek amacıyla zemin olarak kullanılmıştır.

EBRUNUN FELSEFESİ

 

Bazı günler, şafak veya grup vakti ufka bakarsanız kırmızı,sarı, laciverd ve mavi renklerin en ilahi tonları ile, bulutlardan bir ebru’nun- daha doğrusu ebri’nin şekillendiğini görürsünüz. Yine bazı gecelerde bulutlu semalar kadar geniş

bir ebru teknesine, mehtabın, usta fırçasıyla laciverd, mavi ve ışıklı beyazın bütün nüanslarını serpiştiriverdiğine elbet rastlamışsınızdır. İşte sanatkar dedelerimiz bir anda değişip kaybolan bu semavi güzellikleri yeryüzüne aksettirerek onların ağaç yeşiline ve toprak rengine olan hasretini giderdikten sonra, bu şahane tabloyu kağıt üstünde de ebedileştirmeyi bilmişlerdir.

 

Bu anlayış içinde Tanrı’sına boyun kesen sanatkarın ‘benlik’ten uzaklaşan gönlü sanki ebru teknesinde şekillenmiş gibidir. Artık o zaman büyümeye başlayan ebru teknesi derya kadar genişler, genişler ve bir kainata döner. Ebrucunun gönlü gibi. Hazreti Ali ne güzel buyurmuş: ‘ Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, halbuki bütün bir alem sende dürülüp bükülmüştür!’

 

Kaynakça : Türk Sanatında Ebru, M.Uğur Derman, Ak Yayınları Ltd., Nisan 1977

Suminagaşi

TARİHÇE

 

Ebru sanatının hangi tarihten beri bilindiğini bugün kesin olarak söyleyemiyoruz ancak köklerinin 9. ve 10. yüzyıla kadar uzandığı varsayılmaktadır. Bilinen o ki, bu sanat, kağıdın tarih sahnesine girmesiyle gelişmiştir.

 

16.-17. yüzyılda Hindistan’da da ebru sanatını icra edilmekte, akkaseli ebru tekniğinin de uygulandığı bilinmektedir.

 

Japonya’da 10.-12. yüzyılda Sumi ressamlarının fırçalarını temizlemek için batırdıkları suda biriken boyaların başka bir kağıda alınarak oluştuğu tahmin edilen “Suminagaşi” tekniği günümüzde de yaşatılmaktadır.

 

Ebrunun başlangıç tarihinin bilinmemesinin nedeni, ebrucuların eserlerine imza ve tarih atmamış olmalarıdır. Osmanlı arşivlerinde bulunan binlerce ebruda imza olmaması da araştırmaları zorlaştırmaktadır.

 

Ebru sanatının en eski eserleri Uygur’lara aittir. ( Tahminen 800-1000 yıllarından önce) Buradan Buhara’ya, ipek yolu ile İran’a ve Anadolu’ya gelmiştir. 17. yüzyıldan başlayarak Batı’da da tanınmaya başlamıştır.

En eski ebru kağıdı 1554 yılına ait (1798-1801) Malik-i Deylemi’nin talik yazı ile hafif ebru üzerine yazdığı yazısıdır. Hafif ebru bu sanatta hemen varılacak bir aşama olmadığından ebru’nun daha eski tarihlere dayandığı söylenebilir.

Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Hicri 1212-1215 (1798-1801)

İran’a ve Anadolu’ya gelmiştir. 17. yüzyıldan başlayarak Batı’da da tanınmaya başlamıştır.

 

En eski ebru kağıdı 1554 yılına ait Malik-i Deylemi’nin talik yazı ile hafif ebru üzerine yazdığı yazısıdır. Hafif ebru bu sanatta hemen varılacak bir aşama olmadığından ebru’nun daha eski tarihlere dayandığı söylenebilir.

 

1608 yılında yazılmış olan “Tertib-i Risale-i Ebri” o devirde ebruya dair bilinenlerin bir araya getirildiği küçük bir bilgi hazinesidir. İstanbul’da beşyüz yılı aşkın bir süredir icra edildiği bilinen ebru, 17. yüzyıldan itibaren tüccarlar tarafından Avrupa ve Amerika’ya götürülmüştür. Avrupa’da ebru tekniğinin öğrenilip uygulanmaya geçilmesine rağmen her zaman Türk ebruları tercih edilmiştir. Halen Batı müzelerinde birçok ebru sanatçımızın eserleri bulunmaktadır.

 

Matbu ebrunun icadı ve ebru yerine zamanla siyah cild bezi kullanılmaya başlanması ebru ustalarının birer birer ebru yapmayı bırakmalarına neden olmuş ve bir süre bu sanat icra edilmemiş unutulmaya yüz tutmuştur. Makineleşmenin doğal sonucu olarak, tüm el sanatlarında olduğu gibi ebruda da gerileme olmuştur.

 

Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’nin ilk şeyhi Sadık Efendi, Buhara’da iken öğrendiği ebru yapımını burada da icra etmiş ve oğlu Şeyh Hezarfen Edhem Efendi’ye öğretmiştir. Edhem Efendi gibi bir hezarfen olan öğrencisi Necmeddin Okyay da ustasından öğrendiği ebru sanatına çiçek motiflerini kazandırmıştır ve yeğeni Mustafa Düzgünman’a ebru yapımını öğreterek Türk ebrusunun bugüne ulaşmasına vesile olmuştur.

Mustafa Düzgünman, dayısı ve ustası olan Necmeddin Okyay’ın çiçek motiflerini islah etmiş ve ömrünü bu sanata adamıştır.

 

Kaynakça :
– M.Uğur Derman, Türk Sanatında Ebru, Ak Yayınları Ltd., Nisan 1977
– Muin Nursen Eriş, Mustafa Esat Düzgünman ve Ebru, İst.Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, Şubat 2007
– M.Uğur Derman, Osmanlı Ansiklopedisi- C.11,s.189

EBRUNAME

 

Ebrudaki görünen şu nukûşâta iyi bak,
Şuunât-ı ilâhîdir sıfatından ayan Hak

Nakş-ı sun’un pertevinden Hubb-u Rahman âşikâr,
Rûyetullah sırrıdır bu müsemmâdır her varak.

 

Zan etme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben,
Gafil olup şirke dalma bir fâildir iş gören,

Fırça, çanak, boya, tekne vâsıtadır bilmiş ol,
Hep suver-i ilmiyyedir mezâhirde görünen.

 

Türlü türlü şekillerle arz-ı dîdâr eyleyen,
Kitâb, levha, sâir eşya zeyn-i envâr eyleyen,

Şuh ve câzip hatlarıyla kalb-i insan zevkiyâb,
Saltanat-ı ebrûdur bu aşk-ı izhar eyleyen.

 

Onaltıncı yüzyılında Turan ebru mebdei,
Orda zâhir olmuş amma burda bulmuş neş’eyi,

Yüce Türkler ülkesinde kemâl bulmuş bu hüner,
Rabbim dâim hıfz eylesin ebrû yapan zümreyi.

 

Ebru demek ebir demek yâni gökteki bulut,
Ab-ı rû da tutar mânâ su yüzüdür et suhût,

Bir kelâm-ı farisîdir ebrû insan kaşları,

Her tevcihe sezâdır kim mânâsı da pek velût.

 

Kadîm ecdât yâdigarı müzeyyen bir san’âttır,
Tabiatten mülhem olan bu nakışlar mir’âttir,

Sâni-i Hak sun’undan hep kendi kendin seyreder
Nakış nakkaş şey-i vâhit bir vahdeti hikmettir.

 

Bu meslekte çok ustalar emek verip yetişmiş,
Biz yetiştik zevâline hepsi Hakka göç etmiş,

Büyük üstat Özbek Şeyhi Ethem Kâmi Efendi,
Hezar-fen, pür mârifet bu san’âtta pîr imiş.

 

Son zamanlar şems-i ebru gurub etmiş nâgihân,
San’atkârı kalmamış hiç, ne de işten anlayan,

Bir er çıkmış Üsküdar’dan ihyâ etmiş bu zevki,
İsmi hattât Necmeddin’dir tek üstatdır bu zaman.

 

Üstadımız Necmi Molla çığır açmış bu işte,
Azimkârdır, muktedirdir anlayışta sezişte,

Lâle sünbül karanfille bezendirmiş ebruyu,
Tâlim etmiş tâliplere zevâl yok bu gidişte.

 

Destizenkte ezilir hep renkli cism-i boyalar,
Sarı zırnık inatçıdır ebrucuyu oyalar,

Zırnık, lâhur, gül bahar, al ebruda hep esastır,

Bu dört renkle çok renk olur bu cümbüşte neler var.

 

Bu çeşitli boyaların cilvegâhı teknedir,

Rahm-i mâder gibi sanki reng-i vusla teşnedir,

Tekne içre kitre mahlûl bekler sırr-ı fıtratı,

Bazen tutar bazen tutmaz bir acâyip nesnedir.

 

Ayrı ayrı çanaklarda boyaların kıvamı,
Su, öd ile ayarlanır başlar işin devamı,

Kitreli su üzerine fırçalarla boyalar,

Serpilerek nakşedilir kâğda çıkar tamamı.

 

Târif gerçi kolay amma tatbikatta güçlük var,
Tecrübesiz yapılırsa insân olur bî karar,

Görünüşe aldanıp da çok kolaymış deme sen,
Bir ihtisas işidir bu âşık olan er yapar.

 

Mütenevvî şekillidir ebrûların sureti,
Battal, hatip, taramayla gör âsâr-ı kudreti,

Karanfille lâle sünbül papatyayla menekşe,
Taraklı da tezyin eder bu elvân-ı kesreti.

 

Ebru yapan seyredende gam kasâvet bulunmaz,
Gönülleri tenşit eder zevkle doyum olunmaz,

Yapan hayran, bakan hayran, alan, satan hep ayran,
Bu ebrudan zevk almayan ebrucuya yâr olmaz.

 

Nazar kıldık kâinata baktım mutlak ebruya,
Vech-i yâri âyan gördüm salât ettim bu Ru’ya,

Kenz-i mahfi tezâhürü aşk-ı Hüdâ nümâyan

Ebru görüp Allah dedim irdim kalbi duyguya.

 

Bî hududu zevk-i elvan ebruculuk san’âti,
Erbâbının nazarında çoktur onun kıymeti,

Her varakta sırr-ı cemâl âşikârdır zahidâ,
Bu ebrûlar, bu safâlar hepsi aşkın hikmeti.

 

Ben ebrûya âşık oldum düştüm onun peşine,
Leylâ gibi nazlar etti yaramadı işime,

Bir aralık isyan ettim görmedim hiç iltifat,
İnsaf edip yüzün güldü işler açtı başıma.

 

Besmeleyle tezgâh açıp ebru yapan kişiyiz,
Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz,

Üstadımız Özbek Şeyhi hem Necmeddin hocadır,
Büyüklere boyun kesip Hakka tapan kişiyiz.

 

Ey Mustafa nakş-ı sevda sana neler öğretti,
Derûnunda duran nakkaş “Eynemâ”yı öğretti,

Bab-ı ebrû rehnümadır vech- bâkî fehmine,
Ârif olan bu ezharı bir noktadan seyretti.

 

Mustafa Düzgünman